SURİYE TÜRKLERİ

1 February 2019
369 kez görüntülendi

SURİYE TÜRKLERİ

İslami fetihlerle birlikte Araplarla Türkler birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır. Çok zaman geçmeden de İslam ordularında görev almaya başlamışlardır. 698 yılında yalancı peygamber el-Haris b. Abdurrahman b. Said el-Dımaşki’nin hareketinin bastırılması ve el-Haris’in öldürülmesi sırasında Dımaşk’ta halifenin muhafız birliği arasında bulunan Ferganalı Türk askerlerden bahsedilmektedir. Böylece Türkler Şam’a gelmişlerdir.[1]

Emevilerin sonlarında Hazarlardan bir kısmı ile Cürcan’daki Sûl Türklerinin Müslüman olması ile Türklerin İslam dünyasındaki etkisi artmıştır.

Abbasiler Devleti’nde ise Türklerin etkili olması Ebu Cafer el-Mansur ile başlamış bu dönemden itibaren Türkler devlet hizmetinde birinci derecede rol almışlardır. Artık halifeler Türklerden Memluk edinmeye başlamışlardır. Harun el-Reşid döneminde halifenin muhafız birliğinin önemli bir kısmını Türkler oluşturmuştur. Türklerin İslam devletinde askeri liderliği ele almaları Memun ve Mutasım dönemindedir. Mutasım Türklere büyük önem verip, Türkler için Samarra şehrini kurmuştur.[2]

 

Türklerin devlette etkili unsur olmaları ile birlikte Arap ülkelerine Türk valiler tayin edilmeye başlanmıştır. Mutasım döneminde Şam ve Mısır’a tayin edilen ilk Türk Vali Eşnas el-Türki’dir (849-850). Daha sonra el-Fath b. Hakan, Yezid b. Abdullah el-Türki, Müzahim b. Hakan, Ahmed b. Müzahim, Urhuz b. Uluğ Tarhan, Bayıkbak gibi valiler atanmıştır. Bayıkbak, yerine üvey oğlu Ahmed b. Tolun’u Mısır’a naip tayin etmiştir. Ahmed b. Tolun’un Mısır’da bağımsızlığını ilan etmesi üzerine Dımaşk ve amilliklerini Amacur el- Türki’ye vermiştir. Daha sonra Ahmed b. Tolun, Dımaşk, Hıms, Hama ve Halep şehirlerini kendi yönetimi altına almıştır.[3]

905 yılında Tolunoğulları Devleti’nin yıkılması üzerine Abbasiler Şam ve Mısır üzerindeki hakimiyetlerini yeniden kurmuşlardır. Halife el-Razi’nin Mısır’ı Şam hükümdarı Muhammed b. Toğuç’a vermesiyle İhşidler Devleti kurulmuş ve bölgeye hakim olmuştur.[4]

945 yılında Hamdaniler, Hıms ve Halep bölgesini Ihşidlerden almışlardır. Seyfuddevle Dımaşk’ı almışsa da İhşidler 947’de tekrar Dımaşk’ı almışlardır.[5]

Selçukluların bölgeye gelmesinden önce de bölgede Araplarla Türkler arasında münasebetler başlamış ve Türkler bölgede etkili olmuşlardır. Artık XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkmenler kütleler halinde Suriye’ye girmeye başlamıştır. İlk olarak da Hanoğlu Harun emrindeki Türkmen kuvvetleri Halep bölgesine gelmişlerdir. Afşin de Kuzey Suriye’ye seferler düzenlemiştir. Alp Arslan 1071’de Halep’i kuşatmış ve Suriye’de faaliyetler yapmış ve Atsız’ı bu işle görevlendirmiştir.[6] Navekiyye Türkmenleri de bu sırada Suriye’ye gelerek yerleşmişlerdir.[7] Atsız 1071-76 yılları arasında Kudüs, Dımaşk, Remle, Trablusşam, Akka, Sayda, Humus ve Sur şehirlerindeki Fatımi hakimiyetine son vererek Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı Suriye Selçuklu Melikliği’ni kurmuştur. Melikşah 1078 yılında Tutuş’u Suriye Selçuklu Melikliği’ne atayınca Tutuş, Atsız’ı ortadan kaldırarak tüm Suriye topraklarına hakim olmuştur.[8]

Tutuş’un 1095’de ölümüyle oğullarından Rıdvan Halep’i merkez yaparak, burada Halep Selçuklu Melikliği’ni kurmuştur. Rıdvan’ın 1113’te ölümüyle Meliklik’te düzensizlikler başlamış ve Zengiler bu melikliğe son vererek Halep’i almışlardır. Dımaşk Selçuklu Melikliği de Tutuş’un ölümünden sonra Dukak tarafından kurulmuştur. Bilhassa Haçlılara karşı başarılı mücadeleler verilmiştir.[9] Bu dönemde bölge ticari, ekonomik ve kültürel açıdan en müreffeh dönemini yaşamıştır. Ancak Zengiler 1154’de Dımaşk Melikliği’ne son vermişlerdir.[10]

Mısır’da bir devlet kurmuş olan Selahaddin Eyyubi Suriye’yi almak için harekete geçerek, Şam, Hama, Humus’u almış ve 1175’te Halep’i kuşatmıştır. Suriye’deki fetihlerine devam eden Selahaddin Eyyubi 1176’da Menbiç ve Azaz gibi yerleri, 1182’de de Rakka’yı almıştır. Haçlılara karşı başarılı mücadeleler vermiştir Ancak 1260’tan itibaren Moğollar’ın istilası Suriye’de başlamışsa da Memlukler’in Ayn Calut savşında Moğolları yenilgiye uğratmasıyla Suriye Memluklu yönetimine girmiştir.[11] Sultan Baybars zamanında 40 bin çadırlık büyük bir Türkmen topluluğu Halep bölgesine gelerek yerleşmiştir. Bunların kışlığı Kuzey Suriye, yaylakları ise Maraş, Uzun Yayla ve Sivas’a kadar uzanmıştır. Böylece XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Suriye Türkmen yurdu haline gelmiştir. Bozoklu Türkmenlerden Bayat, Afşar, Beğdili ve Döğerboyuna mensup oymaklar Halep’ten Şam bölgesine kadar uzanırken, Üçoklardan ise Yüreğir, Yıva, Kınık, Bayındır, Salur ve Eymür boylarına bağlı oymaklar da Lazkiye ve Trablusşam ile çevresine yerleşmişlerdir.[12]

1400 yılında Timur Kuzey Suriye’ye girerek, Halep, Hama, Humus ve Şam şehirlerini almıştır. Daha sonra tekrar Memlukler Suriye’yi yönetimlerine almışlardır. Memluklu yönetimi döneminde de Kuzey Suriye’ye olan Türkmen göçleri ve iskanı devam etmiştir.[13]

1516 yılına gelindiğinde Yavuz Sultan Selim Mısır ve Suriye seferine çıkmış, 24 Ağustos 1516’da Merci Dabık’ta Memluklu ordusunun yenilmesi ile Osmanlıların sadece Halep’i değil tüm Suriye’yi almalarını sağlamıştır.[14]

Osmanlıların Suriye’yi fethiyle birlikte Türkmenlerin Suriye’ye yerleşmeleri daha kolay olmuştur. XVI. yüzyılın başlarında Halep Türkmenleri arasında Beğ-Dili, Bayat, İnallu, Köpeklü-Avşarı, Gündüzlü-Avşarı, Harbendelü, Acurlu, Bahadırlu, Hacılu, Karkın, Kızık, Peçenek, Kınık, Döğer, Eymür, Alayuntlu, Kara-Koyunlu ve Büğdüz gibi oymaklar bulunmaktaydı.[15]

XVII. yüzyılın sonlarında kuzeye çekilmiş olan Halep Türkmenlerinden bir kısım oymaklar ile Yeni-İl Türkmenlerine bağlı Beğdili obaları ve Boz-Ulus Türkmenlerinden bazı topluluklar, Harran ve Akçakale’den itibaren güneye doğru Culab ve Belih ırmakları boyunca Rakka’ya kadar iskan olunmuşlardır.[16] Ancak Rakka ve Balis ile Belih’in Fırat’a katıldığı bölgelerde çöl iklimi hakim olduğu için buradaki Türkmenler kuzeye göçerek, Azaz, Bab, Menbiç, Carablus, Çobanbeğ ve Gazianteb’in güneyine yerleşmişlerdir. XIX. yüzyılda Rakka bölgesi, yerleştirilen Türkmenlerin terk ettiği bir saha durumuna gelmişti. Bunun üzerine bu yüzyılın ikinci yarısında Afşar oymakları buralara iskan edilmişlerdir.[17]

Türkmenlerin iskanları sonucunda 1516 yılından 1918 yılına kadar olan dönem içerisinde Halep vilayeti nüfus bakımından adeta bir Türk vilayeti durumunda olmuştur. Maraş, Gaziantep, İskenderun, Antakya, Urfa ve Rakka, Halep vilayetinin sancaklarıydı. Bu sancaklardan Rakka bölgesinde XIX. yüzyıldan sonra Türk nüfus iskanı zayıflayınca Arap nüfusu onun yerine fazlalaşmıştır.[18]

Araplar en huzurlu ve mutlu dönemlerini Osmanlı hakimiyeti altında yaşamışlardır. Bu nedenle de Türklere büyük bir sevgi ve saygı duymuşlardır. Ancak Fransız ihtilaliyle başlayan milliyetçilik fikirleri, misyonerlerin ve yabancı okulların çalışmaları ile İngiliz ve Fransızların kışkırtmaları sonucunda Araplarda milliyetçilik fikirlerinin oluşumuna paralel olarak Osmanlıya ve dolayısıyla Suriye’de bulunan Türklere karşı bir nefret uyanmaya başlamıştır.[19]

İngilizler, Araplara bağımsızlık vereceklerini vaad ederek, Osmanlıya karşı I. Dünya Savaşı sırasında Arapları ayaklandırmaya çalışmışlardır. Şerif Hüseyin isyanının Suriye’de yayılmasına çalışmışlardır.[20] Osmanlı ordusu Suriye’den çekilirken Türk asker ve sivillerine karşı bazı yerli Arap ve bedevilerin tutumları çok gaddarca olmuştur. Hastanede yatan erlerimiz ile Türk ordusu ile birlikte ayrılan sivillerden çok sayıda insan Araplar tarafından öldürülmüştür.[21]

Suriye, işgal güçleri ve Faysal kuvvetlerince işgal edildikten sonra Faysal, Suriye’deki Türklerin etkili olmaması için çok dikkatli davranmıştır. Araplar hemen bölgede etkinliklerini arttırmanın bir yolu olarak vergileri Arap hükümeti adına toplamaya başlamışlardır. Örneğin Harran kazasına tabi Tel- Abyad istasyonunun güneyindeki Aynas nahiyesine Arap hükümeti adına Rakka hükümeti tarafından gönderilen Arap atlısı halktan para toplayarak bundan böyle öşür vergisini Arap hükümetinin toplayacağını bildirmiştir.[22] Ayrıca Araplar Türkiye-Suriye sınırındaki Türk aşiretlerini Arap bayrağı altında kendi amaçları için kullanmaya çalışmışlardır. Böyle bir girişimi Milli aşiretine de yapmaya çalışmışlardır. Zor’daki Fransızlara karşı yaptıkları askeri harekata iştirak için Araplar tarafından Millilere gönderilen bayrak iade edildiği gibi Milli aşiretinden de hiç kimse bu harekata katılmamıştır.[23]

Arap Hükümeti, sınırlarını genişletmek ve etkinliğini arttırmak amacıyla Türklerin yoğunlukta bulunduğu bölgelere ve Türk sınırları içerisindeki bazı yerlere dahi hükmetme cesaretini göstermiştir. Arap Hükümeti, Nizip ve Cerablus nahiyelerinin mütareke şartlarına göre ArapHükümeti’ne ait olduğu iddiasını ileri sürerek, iki güne kadar boşaltılmadığı takdirde şiddet kullanılacağı yönünde mektuplar nahiye müdürleri ile asker alma şube başkanlarına göndermiştir.[24]

Diğer bir hususta bu sırada Türkiye-Suriye sınırındaki bazı küçük aşiretlerin büyük Arap aşiretlerinin yağma hareketlerinden endişelenmeleridir. Çünkü 1919 yılı içerisinde Suriye tarafındaki Anezelerin sınırı geçip Mardin ve Nusaybin istikametinde yağma hareketlerinde bulunacağından çekinilmiştir.[25]

Faysal, işgal sırasında hiçbir şehirde Türklere karşı yapmadığı sert eleştiriyi Halep’te yapmıştır. Bu konuşma ile Türklerin Halep’ten çekilmeleri sırasında Haleplilerden gördükleri yardım, Halep’te bulunan seçkin bazı ailelerin Türklerle olan yakın akrabalıkları ve bölgede çok sayıda Türk nüfusun olması nedeniyle bunların Türkiye’de bekledikleri umutları söndürmeye çalışmıştır. Ancak bu sırada asıl tehlike Türklerden değil, işbirliği yaptığı İngiliz ve Fransızlardan gelmiştir.[26] Çünkü artık İngilizler ve Fransızlar savaş sırasında aralarında yaptıkları gizli anlaşmalara göre Suriye’yi işgal etmişlerdir. Her ne kadar bölgede Faysal yönetiminde Suriye Krallığı kurulmuşsa da bunun da uzun ömürlü olmayacağını Suriyeliler anlamışlardır. Bu sefer de işgal kuvvetlerine karşı Türklerle işbirliği yollarını aramaya başlamışlardır.[27]

İşte bu arayışta ve işbirliğinde Arap milliyetçileri ilk olarak Suriye’deki Türkmenler ile temasa geçmişlerdir. Yeni kurulan Suriye Krallığı’nın bilhassa askeri kuvvetlerine komutanlık etmek teklifleri Türklere gelmiştir. Şam’da doğan ve Türk olan Kurmay Albay Yahya Hayati Bey, 1918 Mondros Ateşkesi sırasında emekli iken, Suriye Kralı Faysal tarafından kendisine bir mektup gönderilerek, Suriye ordularının başkomutanlığı teklif edilmiştir. Bu sırada Anadolu’da da M. Kemal Paşa önderliğinde milli mücadele hareketi başlamıştı. Yahya Hayati Bey, M. Kemal Paşa’nın onayını alarak, Araplarla işbirliğine girişmiştir. Hayati Bey, Suriye’nin ileri gelenlerine Türkiye’nin yenilmesi halinde Suriye’nin de tam olarak işgal edileceğini anlatmış ve gerçek durumu idrak eden Suriyeliler Türklerle ortak hareket etme kararı almışlardır. Zaten bu sırada Fransızlar da Faysal’a Suriye’nin tam olarak işgali anlamına gelen bir ültimatom göndermişti. Türklerin direnme fikri onlara cesaret vererek, onlar da bu ültimatomu red etmişlerdir.[28]

Artık bir taraftan Suriyelilerle Türkmenlerin saldırıları diğer taraftan Türkiye’deki milli mücadelecilerin saldırıları, Fransızları iki ateş arasında bırakarak zor duruma sokmuştur. Fransızlarla yapılan bu mücadelelerde bilhassa Halep ve çevresi mücadele sahası olmuştur. Çünkü bölgede kurulan Türk devletleri sayesinde Halep, Rakka, Lazkiye ve çevresine yapılan Türk iskanları sonucunda bölge adeta Türkleşmişti.

Bu mücadelenin etkili olabilmesi için Halep ve çevresindeki Türkler Anadolu hareketini örnek alarak, kuvayı milliye teşkilatı kurmuşlardır. Halep merkez olmak üzere Suriye-Filistin Müdafaai Kuvayı Osmaniye Heyeti kurulmuştur. Suriye’deki Türkler tarafından kurulan bu milli teşkilat kısa sürede Suriye’nin diğer kısımlarındaki Türklerin katılımı ile genişlemiştir. Teşkilat Halep’ten başka Şam, Lazkiye, Humus, Beyrut, Amman, Kuneytra, Hama ve Trablusşam gibi şehirlerde de şubeler açarak faaliyetlerde bulunmuştur.[29] Bu teşkilatın genel başkanı Ayntab Kumandanı Ali Şefik Bey olup, takma adı Özdemir idi.[30]

Bu teşkilatlar Türkiye’deki milli mücadele hareketine büyük katkıda bulunmuşlardır. Ne zamanki Fransızlar, Çukurova, Antep ve Urfa şehirleri ile çevresine yönelik askeri faaliyetlerini arttırınca Kuzey Suriye’deki kuvayı milliyeciler hemen askeri harekete geçerek, Fransızlara ağır kayıplar verdirerek Anadolu’ya ilerlemelerine engel olmuşlardır. Mecburi olarak Fransızlar kuvvetlerinin büyük çoğunluğunu Kuzey Suriye’de bulundurmak zorunda kalmışlardır.[31]

M. Kemal Paşa Suriye’deki Türklerin bu faaliyetlerinden son derecede memnun kalarak, onlara gerekli her türlü desteği vermiştir. İngiliz Albay Meinertzhagen, Kahire’den İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta bu desteği şöyle ifade etmiştir:

“…Suriye’deki belli başlı liderlerden Yasin Paşa’nın M. Kemal’le mektuplaştığı biliniyor. Bununla ilgili delil, kurye olarak vazife gören kıyafet değiştirmiş Türk subayları üzerinde şiddet kullanmakla elde edilebiliyor. Yasin Paşa Suriye’ye Türk idaresini iade etmek hedefini güdüyor.”[32]

Suriye’deki Türklerin girişimi ile Suriyeliler ile Türkiye’deki milli mücadeleciler arasında 3 Temmuz 1920’de Kefergani köyünde yapılan görüşmeler sonunda bir anlaşma imzalanmıştır. Kuvayı Milliyeciler adına anlaşmayı Kilis Kuvayı Milliye Heyeti: Polat, Molla Recep ve Mehmet İslam imzalarken, Arap Hükümeti adına Jandarma müfettişi Cemil Lütfi imzalamıştır. Bu anlaşma maddeleri ile askeri, siyasi ve istihbarat alanında işbirliği yapılması iki taraf arasında kabul edilmiştir.[33]

Araplar ile Türkler arasında işbirliğinin yanı sıra zaman zaman mücadeleler de olmuştur. Bilhassa Halep’te Türklerle Araplar arasında bir gizli hakimiyet mücadelesi de vardı.

M. Kemal Paşa gizlice Halep’e yolladığı subaylar vasıtasıyla oradaki Türklere M. Kemal Paşa’nın Halep’e bir saldırıya hazırlandığı ve Sovyetler Birliği’nden silah ve destek alındığını yayarak, Fransızlara karşı halkın direnişi örgütlenmiştir. Bu hususla ilgili olarak Halep sokaklarına Türkçe ve Arapça bir çok afiş asılmıştır.[34]

Antakya’da da Türkler Araplara ve işgalci güçlere karşı direnmişlerdir. Şerif Hüseyin adına Arapça okunan hutbeyi Türkçe okutup, Halep’teki Türklerle birlikte hareket etmişlerdir. Halep’teki Türkler Antakya’daki Türklerin direnişlerini para ve silah bakımından desteklemişlerdir.[35] Kuzey Suriye’deki Türklerin faaliyetlerini silah ve parasal olarak Türkiye karşılamıştır.[36] Bu mücadeledeki direniş kuvvetlerine Asım Bey, Necip Ağa, Mustafa Ağa Hacı Hüseyin ve Bedri Bey gibi kimseler komuta etmiştir.[37] Ayrıca Fransızlara karşı direnen İbrahim Henanu’ya Türkiye’den kuvvet sağlanmıştır. Türkiye’den sağlanan bu birliğin bayrağında Türkler ile Araplar arasındaki kardeşliğe işaret için bayrağın bir yüzünde Arap bayrağı diğer yüzünde ise Türk bayrağı vardı. Ayrıca bayrağın bir yüzünde “İnananlar kardeştir”, ikinci yüzünde ise “kardeşlerinizin arasını düzeltiniz” ayetleri işlenmişti. Birlik Türk kuvveti olduğunu göstermesi için bir Türk bayrağı taşımaktaydı. Türkler ile Arapların birlikte hareketlerini sağlamak için Türkler ve Araplar arasındaki İslam kardeşliğini Henanu ön plana çıkarmıştır.[38]

Türklerin bölgede etkili olduğunu gören Fransızlar, Arapların Türklere olan sempatisini yok etmek amacıyla bölgedeki bazı köylere yapılan eşkiyalık hareketlerini Türklerin üzerine atmaya çalışmışlardır.[39]

Fransızlar Suriye’yi işgalden sonra Araplara ve Türklere karşı Ermenileri desteklemişlerdir. Ordu kuvvetlerine Ermenilerden oluşan çeteler almışlar ve Ermeniler de fırsattan istifade ederek, Kuzey Suriye’de Fransızlarla birlikte Türklere karşı silah toplama bahanesiyle her türlü işkenceyi yapmışlardır. Yani Türkler bir yanda bazı Arapların diğer yandan Fransızların ve üçüncü olarak da Ermeniler’in baskısı altında kalmışlardır.[40]

Suriye’deki Türk nüfuzunun artması Fransızları endişelendirmiştir. Bölge ile ilgili işleri kontrol etmekle görevli Louis Massignon, başlangıçta Fransa’nın yararına olan bu nüfuzun Türklerin Halep ve çevresinde yaptıkları faaliyetler ile Fransa’nın aleyhine döneceğine işaret etmiştir. Fransızlar Suriye’deki Türkleri ve nüfuzlarını silemeyeceklerini biliyorlardı. Çünkü halen Suriye’deki yönetimde de Türkler ve Türk nüfuzunun etkisi sürmekteydi. Şam’da jandarma kumandanı Vahid Bey bir Türktü. Şam Devleti’nin Başkanı Hakkı Bey el-Azm Türklere karşı sempatisi vardı. Ayrıca Halep’te ileri gelen devlet adamlarının tümü Türklere sempati besliyorlardı.

Türk nüfuzu Türkiye’deki milli mücadelecilerin desteğiyle Suriye’deki Türkler tarafından kurulan İstikbal adlı gizli bir cemiyet vasıtasıyla da tüm Suriye’ye yayılmıştır. Bu cemiyetin Şam ve Halep gibi önemli merkezlerde şubeleri ve üyeleri bulunmaktaydı.[41]

Türklerin Halep ve çevresindeki faaliyetlerini Halep Valisi Cafer Paşa da desteklemiştir. Vali Türklerin bölgedeki faaliyetlerini devam ettirmelerini istemiş ve şehre istedikleri gibi giriş ve çıkış yapmaları hususunda Arap güvenlik kuvvetlerine emir vermiştir.[42]

Türklerin etkisiyle Halep merkez olmak üzere Fransızlara karşı geniş çaplı direniş ve isyan hareketleri olmuştur. Tüm bu direniş hareketlerini Türkler örgütlemişlerdir. Suriyeli Araplar bu direniş hareketlerini Arap milli hedeflerine doğru yönlendirmeye çalışmışlardır. Bilhassa Antakya isyanında başlangıcından beri, bir taraftan bölge halkının arasında Türklerin çoğunlukta bulunması diğer taraftan isyanı yönetenlerin çoğunluğunun Türk olması nedeniyle Türklerin rolü ön plandaydı.[43]

Türklerle Araplar arasındaki bu kadar işbirliğine rağmen tam bir güven yoktu. Araplar Türklerin Kuzey Suriye’de etkili olmalarını istemiyorlardı. Ayrıca Türklerin burada bir nüfuz alanı oluşturacaklarından çekinmişlerdir.[44]

Türklerin hem Suriye ve hem de Çukurova’da Fransızları sıkıştırması üzerine Fransızlar Türklerle anlaşmaya yanaşmış ve 30 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması yapılmıştır.[45]

Ankara Antlaşması ile güney hududumuz çizilirken bu hududun çizimi milli mahiyette olmayıp, siyasi bir mahiyet arz etmiştir. Çünkü sınırın güneyinde o günkü miktarları ile yarım milyonun üzerinde Türk nüfusu kalmıştır. Fransız hakimiyeti Antakya ve çevresindeki Türk varlığını resmen kabullenmişti. Halep Vilayeti, sancakları, kazaları ve köyleri itibariyle azınlıklar bir tarafa bırakılacak olursa tam manasıyla bir Türk toprağı görünümündeydi. Yani sınırların belirlenmesi Türk nüfusun bittiği yerlerden değil, sun’i bir mahiyette olan demiryolu hattı esas alınarak, bu vilayetin Türk topluluğunu arazileri ve mülkleri ile birlikte iki parçaya bölecek şekilde siyasi bir sınırla çizilmiştir.[46]

Ankara Antlaşması’nın 7. maddesi ile İskenderun bölgesinde özel bir yönetim kurulması, buradaki Türklere kültürlerini geliştirebilmeleri için kolaylıklar sağlanması ve Türkçenin Arapça ve Fransızcanın yanında resmi dil olarak kabul edilmesi sağlanmıştır.[47] Bu hakkı Halep Devleti’nin temsilciler meclisinin bir toplantısında Antakyalı Türk temsilcileri kullanınca, Arap temsilciler buna itiraz etmişlerdir. Ancak bunun üzerine Fransız temsilcisi Araplara müdahale ederek, Türkçenin Ankara Anlaşması’na göre sancaktaki resmi dillerden birisi olması nedeniyle meclisin resmi zabıtlarının Arapça tutulması şartıyla bu bölgenin temsilcilerinin Türkçe konuşmalarına engel olunamayacağını belirtmiştir.[48]

Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması’ndan sonra da Türklerin Suriye’deki etkileri devam etmiştir. Türkler ve Türk taraftarı Suriyeliler Şam’daki Yakın-Doğu Kurtuluş Cemiyeti ile birlikte Türkiye’yi desteklemeye devam etmişlerdir. Bu cemiyetin üyelerini Türkler ile Araplar oluşturmakta olup, üyelerinin çoğunluğu Osmanlı Devleti’nde subaylık ve idarecilik yapmış kişilerdi.[49]

Ekim 1922’de Suriye’deki Türk propagandası halen başarılı olarak sürmüştür. Bilhassa Türkçe yayınlar etkili olmuş ve bu yayınlarda Mustafa Kemal Paşa’nın resimlerine büyük yer verilmiştir. Suriyeli bir kısım muhafazakar halk bunları desteklerken, asıl olarak bu yayın ve propagandaları Türk asıllı gençler yapmıştır. Türklerin Suriye’deki bu faaliyetleri Fransızları, toprak ağalarını, burjuva ve Türk nüfuzuna karşı çıkan milli aydınlardan oluşan üst tabakayı endişelendirmiştir.

1923 yılında bu tür yayınlar takibe alınmış M. Kemal Paşa’nın posterlerinin ve Halep, Antakya ve Hama’nın Türk sınırları içerisinde gösterildiği haritaların satışı yasaklanmıştır. 9 Eylül 1923’te de Türkler tarafından kurulan, Milli Halep Partisi adlı cemiyet mensupları yargılanarak, hapis ve sürgün gibi cezalara çarptırılmıştır.[50]

Fransız mandası döneminde de Araplar, ekonomik yönden Bayır-Bucak Türkmenlerine haksızlık yapmışlar ve bütün mahsüllerini ellerinden almışlardır. Türkmenler haklarını hukuki yönden aramaya kalktığında Arapça bilmedikleri için mahkemelerde dinlenmemiştir. Türkmenlere; “Gidiniz Arapça öğreniniz de öyle geliniz davanızı dinletiniz, ifadenizi Arapça veriniz” denilmiştir.[51] Diğer taraftan da Türkmenler Ermenilerin de her türlü işkence ve zulümlerine maruz kalmışlardır.[52]

Tüm bu baskı ve zulümlere Hatay ve çevresindeki Türkler de maruz kalmışlardır. 1936 yılında Fransa’nın Suriye’ye tanıdığı haklardan faydalanmak amacıyla Hatay’ın Türkiye’ye katılması yönündeki faaliyetlerini arttıran Türkler, Hatay İstiklal Cemiyeti’ni kurunca, Araplar da Türklere karşı mücadele etmek için Milliyetçi Hareket Cemiyeti’ni kurmuşlardır.[53] Fransızların Arapların engellemelerine rağmen sonuçta Hatay Millet Meclisi 29 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılma kararı almıştır. Böylece uzun süren fedakarlıklar meyvesini vermiş ve Hataylı Türkler hedeflerine ulaşmışlardır.[54]

Arapların baskı ve asimilasyon politikalarına rağmen Türkler benliklerini kaybetmemişler, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasından sonra 1941 yılında Halep Türkleri ayaklanarak kaleye Türk bayrağı çekip, Türkiye’ye katılma isteklerini açığa çıkarmışlardır.[55]

Türklerin bölgedeki etkinliğini azaltmak amacıyla Bayır, Bucak ve Hazne nahiyeleri, İskenderun Sancağına bağlı iken, Ankara Antlaşması’ndan bir ay önce 20 Eylül 1921’de Fransız Yüksek Komiseri’nin bir kararnamesiyle sırf sancaktaki Türk nüfusu azaltmak amacıyla Lazkiye’ye bağlanmıştır.

İdari açıdan alınan önlemler de Suriye Türklerinin Türkiye’ye katılma isteklerine engel olamamıştır. 31.5.1945 tarihli Atayolu gazetesinde Bayır-Bucak mültecilerinden Kemal Kaynar’ın yayınlanan bir yazısında Bayır-Bucak Türklerinin Türkiye’ye katılma istekleri şöyle ifade edilmiştir:

“Ben Bayır-Bucak mültecilerindenim. Sayın gazetemizin son günlerde yabancı ellerde inleyen kara bahtlı yurduma gösterdiği asıl ilgiye bütün kalbim ve varlığımla teşekkür ediyorum. 30 binden fazla soydaşımızın kurtuluş gününü tasvir ve tasavvur edilmez bir hasret ve iştiyakla beklediklerini içim sızlayarak bir daha açıklamayı bir yurt ve ulus borcu biliyorum. Derin Saygılarımla.”

21 Haziran 1945 tarihli Atayolu gazetesinde yayınlanan bir haberde; 19 Haziranda Arap çetelerinin Bucağ’ın Kebere köyünü basıp, köyün ağası ile dört çocuğunu öldürdükten sonra evi yağmalayarak kaçmışlardır. Bu olay üzerine Bayır-Bucak Türkleri endişelenmiş ve birçok köylerin halkı göçe hazırlanmıştır. Bu dönemde Suriye’de kargaşalık ve anarşi devam ederken, sınırlarımız yakınındaki Türklere karşı da mezalim başlamıştır.

Benzer bir saldırı da Bayır-Bucak bölgesinde ve sınırlarımızın iki kilometre ötesine bulunan Salmir köyüne yapılmıştır. 29 Temmuz 1945 akşamı köye gelen bir Arap çetesi iaşe istemiş ve verilmeyince de 5 Türk’ü öldürüp, 4 kişiyi de yaraladıktan sonra gitmişlerdir.[56]

Genellikle ülkenin kuzey-doğu ve kuzey-batısında yaşayan Türkler, 1961 sayımına göre, batı kıyısında yaşayan nüfusun %13’ünü oluşturmakta olup, aynı yılda yapılan seçimlerde buradan parlamentoya dört temsilci göndermişlerdir. Çerkezler ise özellikle Golan ve Kuneytra bölgesinde yaşamaktadırlar.[57]

Suriye’de Türklerin en toplu olarak bulundukları yerler Lazkiye ve Halep çevresidir. Türkler Lazkiye şehir merkezi başta olmak üzere Basıt, Bayır, Behlüliye, Kesab nahiye ve köylerinde, Halep şehir merkezi ve Kürtdağı, Cerablus, Menbiç, Musabeyli, Azez nahiyeleri ile Humus merkezinde yaşamaktadırlar.[58] Bu şehir ve nahiyelere bağlı Türklerin yaşadığı köy sayısı ise yörelere göre şöyledir:

Lazkiye vilayet merkezi ve Keseb nahiyesine bağlı 6, Bucak bölgesinde sahil boyunca 84, Behlüliye nahiyesine bağlı 2, Bayır nahiye merkezine tabi Kebele’nin kuzeyinde 27, doğusunda 8, güneyinde 11, İncesu’nun batısında güneye doğru 28, doğusunda 29, Çercum deresinin Türk hududuna doğru olan bölümünde 20, doğusunda 17, Cebel-i Seman doğusunda nahiye merkezi ile birlikte 16, Kilis’in güneyinde Azez kazasına bağlı (Azez ile Afrin suyu arasında) 17, Azez’in doğusunda 29, güneyinde Halep’e bağlı 3, Çoban Beğ nahiyesinde Menbiç kazasına doğru 54, aynı kazanın güneyinde 15, Türk hududu ile Sacur suyu arasında kalan Baraklı oymağından Carablus nahiyesine bağlı 26, Sacır suyunun güneyinde 23, Urfa hudud nahiyesi Mürşid Pınar Akça Kale kazasının güneyine isabet eden ve Belih ırmağına kadar uzanan sahada 59 köy olmak üzere bugün Suriye toprakları üzerinde toplam 523 Türk köyü bulunmaktadır.[59]

Türkler, Suriye Devleti tarafından Araplardan ayrı bir topluluk olarak kabul edilmediği için Türkçe öğrenim veren okulları olmadığı gibi bir teşkilatları da yoktur. Ancak Suriye yönetimi Ermenilere, Süryanilere ve çeşitli gruplara azınlık gözü ile bakarak, onlara dilleriyle eğitim imkanı verdiği halde Türklere böyle bir hak vermemektedir. Okumak isteyen bir Türk, ilköğrenimden itibaren Arapça öğrenim veren okullara gitmek zorundadır. Bu durum da köylerde oturan Türkler arasında okumaya karşı bir ilgisizlik doğurmuştur. Üniversiteye yönelecek öğrencilerin seçimi için ortaokul sonrası yapılan imtihan Arapça olduğundan ve Türkler de iyi Arapça bilmediklerinden dolayı bunların başarı oranı düşük olmaktadır. Buna paralel olarak yüksek okullara gitme imkanı da o nispette az olmaktadır. Bazı Türk aileler bu nedenle çocuklarını okutmak amacıyla Lazkiye ve Halep şehirlerine gelip yerleşmektedirler. Ailelerin bu girişimi sayesinde son yıllarda liseyi bitirip üniversite öğrenimi yapan Türk gençlerinin sayısında bir artış olmuştur.[60]

Yukarıda da bahsedildiği gibi Türk okullarının veya Türkçe öğreten kurumların olmayışı, Türkçe gazete, mecmua ve kitapların ülkeye sokulmayışı, Türk radyo yayınlarının uzun yıllar boyunca Suriye’den dinlenmemesi veya çok zor dinlenmesi, Türk filmlerinin gösterilmemesi, spor ve kültürel faaliyetlerinin olmaması nedeniyle planlı bir şekilde Türkler Araplaştırılmaya çalışılmaktadır.[61] Ayrıca Fransızların Araplara aşıladıkları Türk düşmanlığı nedeniyle, Türkmenler Türklüklerini gizleyerek, Araplaşma mecburiyetinde kalmışlardır. Çünkü bu endişeyle Türkçe konuşmadıklarından dolayı bir nesil sonrası Türkçe öğrenememektedir. Rakka bölgesindeki Kullar obası adı verilen bir Barak obası tamamen Araplaşmıştır. Budaklar ise Arapça öğrenerek, Türk dilini unutma derecesine gelmişlerse de Türk âdet ve geleneklerini uygulamaktadırlar.

Suriye Türklerinin ekonomik durumu da iyi değildir. Türkmenlerin çoğunluğu ziraat, hayvancılık ve dokumacılıkla uğraşmaktadır. Ancak Suriye yönetiminin Türklere karşı uyguladığı olumsuz iktisadi politika sonucu Bayır-Bucak Türkmenleri orman köylüsü olmalarına rağmen kışın yakacak odun bile sağlayamaz hale düşmüşlerdir. Tütün yetiştiriciliği de nakliye pahalılığı nedeniyle para getirmeyince, Türkler ağır işlerde geçici işçi olarak çalışmak zorunda kalmışlardır.[62]

İşe alınırken Arapçılık ön plana alınarak, Arap kökenlilere kolaylık sağlanırken Türkler işsiz bırakılmıştır. Suriye kendi sınırları içerisindeki Türkleri, Türkiye’nin casusu olarak görüp, onlara devamlı surette potansiyel tehlike gözü ile bakmıştır. Bu şüpheciliğinden dolayı da Kuzey Suriye’deki Türkleri başka bölgelere iskan ederek, sınırda bir Arap kuşağı oluşturmaya çalışmıştır. Irak’ın Süleymaniye ve çevresinde uyguladığı sözde toprak reformunun bir benzeri de Suriye’de yapılınca Türkmenler en önemli topraklarını kaybettikleri gibi bulundukları yerlerdeki nüfus da Araplar lehine değişmiştir.[63]

Hafız Esad yönetimince devletleştirilen topraklara Arapların yerleştirilmesi sonucunda Lazkiye bölgesindeki Kaynarca, Çabıtlı, Kandilcik, Belveren, Çanacık, Karaağıl, Gündeşli, Kasap, Çolturman, Halep bölgesindeki Zeyyatlı, Karun, Mahzenli, Yaşlı, Çatalviran, Kurtviran, Medene, Şeyhyahya, Camusviran, Dedenoğlu, Kurudere ve Kırkmağara gibi köyler önceden Türkmenlerle meskun iken bugün bu köylerde Araplar yaşamaktadır.

Suriye yönetimi Türkçe yer adlarına dahi tahammül edemeyerek son zamanlarda Türkçe köy adlarını Arapça’ya çevirmiştir. Bu isimlendirmeden dolayı Lazkiye bölgesindeki Türkmen köylerinden İsabeyli (İseviye), Elmalı (Tuffahiye), Turunç (Ummutuyur), Kebeli (Rabia), Gebere (Ravda), Ablaklı (Beytiablak), Saldur (Samire), Ağcabayır (Elbeyda), Kolcuk (Durra), Şeren (Helve), Gökdağ (Elhadra), Halep bölgesindeki köylerden Taşatan (Merma elhacer), Buzluca (Selce), Taşkapı (Babı Ihacar), Mazıcı (Amiriye), Kalkım (Nazha), Sekizler (Musmine), Alıcı (Talatiye), Taşlıhöyük (Telilcemal), Çobanbey (Elrai), Devehöyük (Tellihava), Kapveren (Eserriye), Kocalı (Musinne), Sipahiler (Elfersan), Arapçördük (Eyyubiye), Havahöyük (Telilhacar) isimlerini almışlardır.[64]

1921’de yapılan Ankara Antlaşması ile Türklerin Suriye’deki mallarına tasarruf hakkı tanınmasına rağmen 1958 yapılan toprak reformu ile Suriye, Türklere ait bir çok tarla, bağ ve bahçeyi kamulaştırmıştır. Alınan bu kararla Suriye Hükümeti kamulaştırma bedellerinin kırk yıl içinde ödenmesini ve ödemelerin bono ile sadece Suriye uyruklu kimselere yapılmasını da kabul ederek, adeta Türk vatandaşı olan Türklerin mallarına el koymuştur.[65] Suriye bu politikası ile 900 yıllık bir süre Türklerin vatanlığını yapmış, bu bölgeden Türklerin toplu halde Türkiye’ye göçlerine ortam hazırlamaya çalışmaktadır. Çünkü arazi ve mülkler devletleştirildikten sonra bölge Türklerini bu toprağa bağlayan vatan ve yurt mefhumu ortadan kaldırılmış olacaktır. Toprakları ellerinden alınan Türkler belki de herhangi bir zorlama olmadan da kendiliklerinden Türkiye’ye göç edeceklerdir[66]

Ayrıca devlet tarıma verdiği kredi yardımlarında da taraflı davranarak, Türkmenlere zorluk çıkarmaktadır. Kuneytra bölgesindeki Türkmenler ise 1967 İsrail savaşından sonra ev ve topraklarını kaybederek, Şam ve Halep gibi büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Büyük şehirlerde yaşayıp esnaflık yapan Türkmenler ise ancak geçimlerini sağlayabilmektedirler.[67]

Suriye Hükümeti’nin ülkede koyu bir Arap milliyetçiliği politikası gütmesi ve Türkleri de Müslüman adı altında kaydetmesi nedeniyle Suriye’deki Türklerin kesin sayısı bilinmemektedir. Behlüliye nahiyesi, Lazkiye şehrinin Cimmel Harası (Türkmen mahallesi), Halep vilayeti (Carablus, Kürt Dağı, Menbiç bölgeleri dahil), Azez, Hama, Humus bölgelerinde toplam Türkmen sayısı bazı kaynaklarda 300.000 olarak verilirken,[68] bugün için bunların sayısını 400.000 ile 500.000 arasında kabul etmek gerçeğe daha yakın olacaktır. Bilhassa Türklerin toplu halde Türkiye sınırına yakın köylerde oturmaları, Suriye yönetimince onlara şüphe ile bakılmasına neden olmaktadır.

Günümüzde Suriye Türkleri varlıkları yönetim tarafından tanınmayan, okulları, yayın organları ve dernekleri olmayan bir azınlık durumundadırlar. Hüsnü Zaim dönemi hariç Suriye’de iktidara gelen yönetimler Türklere karşı Arapçılık politikası gütmüşlerdir.[69]

Eğitimde tarih derslerinde Osmanlı emperyalizmi anlatılarak, Türk düşmanlığı aşılanmaya çalışılmaktadır. Türklerin varlığına tahammül edemeyen Suriye yönetimi, Türkmenleri bilinçli olarak İsrail ile yapılan savaşlarda ön cepheye yollayarak zaiyat alıp, nüfuslarının azaltılmasına çalışmıştır.[70]

1967 Arap-İsrail savaşları sırasında Suriye’de Bayır-Bucak bölgesinde oturan Türklerden, Yayladağı ve Altınözü hudut kapıları açılarak, 350 aile yurda alınmıştır. Daha sonra ferdi ilticalar hızlı bir şekilde artarken Suriye’de tüm bu geçişlere göz yumarak hiçbir tedbir almamıştır.[71]

Suriye Başbakanı Abdurrauf Kassam 3-7 Mart 1986’da Türkiye’ye yaptığı ziyaret arifesinde kendisine Bulgaristan’daki soydaşlarımıza karşı yapılan zulümlerle ilgili olarak sorulan soruya verdiği cevapta, Suriye’nin Türklere karşı yaptığı asimile politikasının devam ettiğini anlamak mümkündür. Suriye Başbakanı Abdurrauf Kassam cevabında şöyle demiştir:

“Bulgaristan’daki Müslümanlar her şeyden önce Bulgarlar… Suriye’deki Hıristiyanlar da Suriyelidir ve Arap’tır. Bir Suriyeli Arap olarak, başka ülkedeki Müslümanlara karışmam.”

Suriye yönetimi her ne kadar açık olarak buradaki Türklere karşı şiddetli bir asimile politikası gütmüyorsa da zaman zaman Türk vatandaşlığına geçmek amacıyla Suriye’deki Türklerin başvurularındaki artış Türklerin Suriye’de huzurlu olmadıklarını, ekonomik, kültürel ve psikolojik yönlerden rahatsız olduklarını göstermektedir.[72]

Türklerin Suriye’de rahat yaşayabilmeleri için Türkiye, Suriye ile bir kültür antlaşması yaparak, oradaki Türklerin Türkiye’de eğitim yapmaları ve tekrar geri dönmeleri sağlanmalı, Suriye’deki Türkler azınlık kabul edilerek Türk okulları açılmalı, televizyon ve radyo yayınları ile ilgili olarak uluslararası protokollar yapılmalı, Türklerin dini inanç, örf ve adetlerinin yaşatılması ile ticari, ekonomik girişimlerinde Araplara tanınan haklardan Türklerin de faydalanmaları sağlanmalıdır. Bu hususlar sağlandığı takdirde Suriye Türklerinin sıkıntıları önemli ölçüde giderilmiş olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ömer Osman UMAR

Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 594-602


Dipnotlar:
[1] Ramazan Şeşen, “Selçuklulardan Önce Şam (Suriye ve Filistin) Diyarında Türklerin Rolü”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi (TDAD), S. 65, İstanbul, (Nisan), 1990, s. 140.
[2] Zekeriya Kitapçı, Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabii ve Tebaa Tabiileri, Konya, 1993, s. 195-211.; Ramazan Şeşen, a.g.m., s. 141.
[3] Ramazan Şeşen, a.g.m., s. 142.
[4] C. H. Becker, “İhşidiler” Mad. İslam Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul, 1968, s. 945.
[5] Carl Brockelman, İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, (Çev: Neşet Çağatay), Ankara, 1992, s. 125.
[6] Ali Sevim, Suriye-Filistin Selçuklu Devleti Tarihi, Ankara, 1989, s. 20-22.
[7] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, İstanbul, 1992, s. 117.
[8] Ali Sevim, “Suriye ve Filistin’de Selçuklu Fetihleri ve Sonuçları”, Atatürk Konferansları IV 1971-1972, Ankara, 1975, s. 33.
[9] Coşkun Alptekin, Dımaşk Atabeğliği (Toğ-Teginliler), İstanbul, 1985, s. 23.
[10] Coşkun Alptekin, a.g.e., s. 171-175.
[11] Ramazan şeşen, “Eyyubiler”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. 6, s. 318.
[12] Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri I”, Töre Dergisi, s. 21, İstanbul, (Şubat), 1973, s. 33.
[13] Yaşar Yücel, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları (1393-1402), Ankara, 1989, s. 103-107.
[14] Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, (Haz: Mümin Çevik-Erol Kılıç), C. 2, İstanbul, 1989, s. 485-489.
[15] Faruk Sümer, a.g.e., s. 144.
[16] Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı, İstanbul, 1987, s. 58-63. 17
[17] Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri I”, Töre Dergisi, s. 21, s. 33, 34.
[18] Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri II”, Töre Dergisi, s. 23, İstanbul, (Nisan), 1973, s. 23.
[19] Salih Tuğ, İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul, 1969, s. 255.
[20] Hülya Toker, “Birinci Dünya Savaşı’nda Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in İsyanı”, Beşinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, Ankara, 1996, s. 196.
[21] C. Tevfik Karasapan, Filistin ve Şarkü’l-Ürdün, C. I, İstanbul, 1942, s. 230.: Genelkurmay Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi Sina Filistin Cephesi, C. 4, Kısım 2, Ankara, 1986, s. 699.
[22] Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE) Arşivi, Kutu No: 8, Gömlek No: 62, Belge No: 62-1.
[23] ATASE Arşivi, Kutu No: 203, Gömlek No: 132, Belge No: 132-1.
[24] ATASE Arşivi, Kutu No: 6, Gömlek No: 68, Belge No: 68-1.
[25] ATASE Arşivi, Kutu No: 23, Gömlek No: 77, Belge No: 77-2.
[26] Abdülkerim Rafık, “Türkiye-Suriye İlişkileri 1918-1926”, (Çev: Sebahattin Samur), TDAD, s. 88, İstanbul, (Şubat), 1994, s. 33.
[27] David Fromkin, Barışa Son Veren Barış Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? 1914-1922, (Çev: Mehmet Harmancı), İstanbul, 1993, s. 332, 333.
[28] Abdülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri, Ankara, 1988, s. 207, 208.
[29] ATASE Arşivi, Klasör No: 599, Dosya No: 29-154, Fihrist No: 1-3.
[30] ATASE Arşivi, Klasör No: 599, Dosya No: 29-154, Fihrist No: 1.
[31] Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, Ankara, 1987, s. 189.
[32] Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul, 1991, s. 417.
[33] Şinasi Çolakoğlu, Kilis Direniş-Kurtuluş ve Sonrası 1918, 1921, 1930, Ankara, 1991, s. 193.
[34] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 40.
[35] Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya, 1993, s. 102
[36] ATASE Arşivi, Klasör No: 594, Dosya No: 8-141, Fihrist No: 5-2.
[37] ATASE Arşivi, Klasör No: 599, Dosya No: 29-154, Fihrist No: 14.
[38] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 44
[39] Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar, Ankara, 1978, s. 31.
[40] ATASE Arşivi, Klasör No: 1690, Dosya No: 240-463, Fihrist No: 1-10.
[41] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 51, 52.
[42] Ahmet Cevdet Çamurdan, Kurtuluş Savaşında Doğu Kilikya Olayları, Ankara, 1975, s. 89.
[43] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 41.
[44] ATASE Arşivi, Klasör No: 594, Dosya No: 8-141, Fihrist No: 6.
[45] ATASE Arşivi, Klasör No: 600, Dosya No: 36-156, Fihrist No: 1.: Kasım Ener, Çukurova ve Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi, Ankara 1970, s. 281.: M. Gönlübol-Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), Ankara, 1990, s. 33.: İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, C. I, Ankara, 1989, s. 51.
[46] Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri II”, Töre Dergisi, s. 23, s. 29.
[47] ATASE Arşivi, Klasör No: 600, Dosya No: 36-156, Fihrist No: 1.: Yunan Lebib Rızk, “İki Dünya Savaşı Arasında Arap-Türk Münasebetleri” (Çev: Halil İbrahim Kaçar), İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebetleri, İstanbul, 2000, s. 515.
[48] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 64.
[49] Ömer Osman Umar, “Milli Mücadele Dönemi Türkiye-Suriye İlişkileri (1918-1923)”, TDAD, s. 102, İstanbul, (Haziran), 1996, s. 38.
[50] Abdülkerim Rafık, a.g.m., s. 58-60
[51] Mehmet Tekin, “Suriye’de Türkmen Bölgesi ve Basında Bayır-Bucak Türkleri”, Güneyde Kültür Dergisi, s. 53, Antakya, (Temmuz), 1993, s. 21.
[52] ATASE Arşivi, Klasör No: 1690, Dosya No: 240-463, Fihrist No: 1-34.
[53] Yunan Lebib Rızk, a.g.m., s. 516, 517.
[54] Selim Çelenk, Hatay’ın Kurtuluş Mücadelesi Anıları, Antakya, 1997, s.
[55] Nazif Öztürk, “Suriye”, TDAD, s. 56, İstanbul, (Ekim), 1988, s. 37.
[56] Mehmet Tekin, “Suriye’de Türkmen Bölgesi ve Basında Bayır-Bucak Türkleri”, Güneyde Kültür Dergisi, s. 53, s. 22-26.
[57] Nazif Öztürk, a.g.m., s. 29.
[58] Margaret Baınbrıdge, Dünyada Türkler, (Çev: Mehmet Harmancı), İstanbul, 1995, s. 201.: Ali Yiğit, Türk Ülkeleri ve Türklerin Yaşadıkları Bölgelerin Coğrafyası, Elazığ, 2000, s. 145.: Nazif Öztürk, a.g.m., s. 36.
[59] Nazif Öztürk, a.g.m., s. 36, 37.: Nevzat Özkan, Türk Dünyası Nüfus Sosyal Yapı Dil Edebiyat, Kayseri, 1997, s. 271.
[60] İsmet Bozoğlan, “Suriye’de Bayır-Bucak Türkleri”, Güneyde Kültür Dergisi, s. 53, Antakya, (Temmuz), 1993, s. 30.: Nazif Öztürk, a.g.m., s. 34.
[61] Margaret Baınbrıdge, a.g.e., s. 203.
[62] M. Fatih Kirişçioğlu, “Suriye Türkleri”, Avrasya Dosyası, C. 2, s. 3, Ankara, (Sonbahar), 1995, s. 138, 139.
[63] Kıvanç Galip Över, “Hicaz’daki Soru İşareti: Suriye Türkleri”, Türk Dünyası Özel Sayısı, s. 16, Ankara, (Temmuz-Ağustos), 1997, s. 1687.
[64] M. Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., s. 140.
[65] Nazif Öztürk, a.g.m., s. 42.
[66] Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri II”, Töre Dergisi, s. 23, s. 30.
[67] M. Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., s. 139.
[68] Ali Yiğit, a.g.e., s. 146.: Nazif Öztürk, a.g.m., s. 37.
[69] Nazif Öztürk, a.g.m., s. 37
[70] M. Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., s. 141.
[71] Mehmet Tekin, “Suriye’de Türkmen Bölgesi ve Basında Bayır-Bucak Türkleri”, Güneyde Kültür Dergisi, s. 53, s. 27, 28.
[72] Nazif Öztürk, a.g.m., s. 38.
https://www.altayli.net/suriye-turkleri-2.html

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz